Ord Prof Dr Arif İsmet Çetingil

image002

1896’da İstanbul’da doğdu. Babası Saray’da memurdu. İlk ve orta öğrenimini Beşiktaş’daki okullarda tamamlayarak Kabataş idadisinden birincilikle mezun oldu. Bu arada özel Fransızca ve Almanca dersleri almayı sürdürdü. Matematik ve biyolojiye büyük ilgisi vardı. 1913’de Askeri Tıbbiye’ye girdi. O sıralar lise diploması dışında bir de giriş sınavı yapılıyordu. Anılarından aktaralım (1).

            “…1913 yılında şimdi Haydarpaşa Lisesi olan binanın sol kısmında bulunan Askeri Tıbbiye’ye başvurdum. İmtihana yaklaşık olarak yüz kişi girdi. Sorular fizik ve kimyadan idi. İmtihan neticesi koridora asılmıştı. Listeyi heyecanla araştırırken, önce adımı bulamadım. Biraz daha dikkatle baktığım zaman, adımın en başda olduğunu ve numaramın bir olduğunu gördüm. O zaman, askeri tabirle, birincilere “sınıf çavuşu” denir ve çavuşlara ayda 60 kuruş fazla maaş verilirdi.”

Tıbbiyede okuduğu yıllar savaş ve yoksunluk yılları idi (1914-1918). İkinci sınıfta iken başından “bulgur isyanı” olarak adlandırılan bir olay geçti.

            “…Seferberlik dolayısıyle, üst sınıflar sıhhiye çavuşu olarak hastanelere dağıtıldı. Mektepde bizim sınıfla yeni kaydolan sınıf tedrise devam etti. Büyük bir harbin devamı, iaşe güçlüğü, gıda sıkıntı ve kısıntısına yol açtı. Bize de sık sık bulgur çorbası ve bulgur pilavı veriliyordu. Bazı arkadaşlar bulgurun küf koktuğunu ve bunu idareye bildirmemi söylediler. Mektep idaresi, bulgur hakkındaki müracaatıma, elinde olmayan sebepler dolayısıyla, müsbet (olumlu) bir mukabelede bulunmadı. Bunun üzerine, bazı arkadaşlar bulgur çorbası karavanalarını döktüler. İnzibat meclisi kuruldu. Bir kısım arkadaşlarla ben, bu olayı teşvikçi olarak cezalandırıldık. Hakkımdaki karar şöyle idi: Bu hareketin öncüsü ve teşvikçisi, ikinci sınıf birincisi Arif efendinin 30 hapsi rıyaz ile tecziyesine, sınıf çavuşluğundan azline (görevden alınmasına), tekerrürü (yinelenmesi) halinde alaya çıkarılmasına karar verilmiştir. Rıyaz hapis, yalnız ekmek ve çorba verilmek suretiyle uygulanır ve iki gün bir hapis günü sayılırdı.”

1918’de Askeri Tıbbiye’den mezun oldu. İstanbul’da Gülhane Tatbikat Mektebi ve Seririyat(klinik dersleri) Hastanesi’nde çalışmaya başladı. Mütarekeden sonra, Aralık 1918’de Gülhane, binası Fransızlar tarafından işgal edildiğinden, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne taşındı. Bu nedenle dahiliye asistanlığını burada sürdürdü.

Milli Mücadele’nin başlangıcında İstanbul’dan Anadolu’ya gitmeye karar veren Atatürk ve Kurtuluş yanlısı genç vatansever aydınlar arasında o da vardı. İsteği Ankara tarafından kabul edildi.

“…Bazı arkadaşlarla Anadoluya gitmeyi kararlaştırdık. Bu hususda hocamız Tevfik Salim (Tevfik Sağlam Paşa) ve başasistan Tevfik İsmail (Gökçe) bizim bu isteğimizi planladılar. 1920 senesi 20 Haziranında, bir Kurban Bayramı günü, Tevfik İsmail bey ile Galata rıhtımından küçük bir vapurla Mudanya’ya hareket ettik. Yolcu salonunda bizi bir komiser karşıladı ve bir polis refakatinde vapura gönderdi… İstanbul’dan hareket eden vapurlar, işgal kuvvetleri tarafından kontrol edilirlerdi. O gün sıra İtalyanlarda imiş. Kız kulesi açıklarında İtalyan kontrolu gemiye yaklaştı ve gemi kâtibi ile görüşdükten sonra hareketine müsaade etti.”

“…Mudanya’ya yaklaşırken Yunan torpidolarının dolaştığı şayiası çıktı. Fakat hiçbir şey olmadı. Mudanya iskelesine yanaştığımız zaman, silahlı milli kuvvetlerle karşılaşdık. İsimlerimiz önceden bildirildiği için serbestçe çıkdık. Vapurda Kuleli Lisesinden de talebeler vardı. Mudanya’da Anadolu’nun hür havasını teneffüs ettik. Bursa’da 56. Tümen Kurmayı Binbaşı Rahmi (Apak)’ı ziyaret ederek talimat istedik. Bize 40 lira yol harçlığı verildi ve yatacak yer temin edildi. İki gün sonra, merkez kumandanlığının temin ettiği araba ile Yenişehir üzerinden Bilecik’e geldik ve trenle önce Eskişehir, ertesi gün Ankara’ya vardık. Ankara’da Cebeci hastanesine atandık, bir laboratuvar kurarak çalışmaya başladık.”

İstanbul’dan kaçmaları Gülhane müdür ve inzibat subaylarının sorguya çekilmesine ve sonuçta divan-i harbe verilmelerine yol açmış ve Kürt (Nemrut) Mustafa Paşa Harb divanı onları gıyaben (arkalarından) idama mahkûm etmiştir.

Ulusal savaşım yıllarında, ilk önce Ankara Cebeci Hastanesi’nde, ardından sırayla; Sivas Çiçek Aşısı, Serum ve Kuduz Müessesesinde (1 yıl), Kayseri Hastanesi Dahiliye Mütehassıslığında (1 yıl), tekrar Sivas’da (8 ay) çalıştıktan sonra, Ankara Sarıkışla Hastanesi’ne atandı. Ankara Cebeci Hastanesi’nde çalışırken Atatürk’ün kanında sıtma plazmodisi saptadı.

“…1920 senesi yazında Askeri Sıhhiye Reisi Binbaşı Refik (Saydam) bey, Cebeci Hastanesine bir kan göndererek sıtma noktasından muayenesini istedi. Laboratuvarda çalıştığım için muayene bana havale edildi. Muhtelif mikroskop sahalarında plasmodium tesbit ettim. Sonradan bu kanın Atatürk’e ait olduğunu öğrendim. Bu suretle kendisine yapmış olduğum bu ufak hizmetten dolayı duyduğum haz ve gururu bütün hayatımca daima hatırlarım.”

Lozan antlaşmasından sonra, 1923’de Almanya’ya gönderildi. İki yıl Hamburg Eppendorf Hastanesi ve Tropikal Hastalıklar Enstitüsü’nde (Tropen Institut) çalıştı. 1925’de Ankara’ya dönerek tekrar Cebeci Hastanesi’nde Dahiliye mütehassıslığına atandı.

1933 Üniversite Reformundan sonra 1934’de İstanbul Vakıf Gureba Hastanesi’nde 2. Dahiliye Kliniği kuruldu ve direktörlüğüne Ord. Prof. Dr. Erich Frank getirildi. O sırada Şişli Etfal Hastanesinde görevli olan Çetingil de bu yeni kliniğe atanarak Prof. Erich Frank ile birlikte çalışmaya başladı.

Arif ismet çetingil

Çetingil kim bilir, belki de Prof. Frank’ın etkisiyle kan hastalıklarına merak duyuyor, öğrencilere ve asistanlara hastalar üzerinde kan hastalıklarının bulgu ve belirtilerini anlatmaya önem veriyordu. Kemik iliği ponksiyonu üzerine bir tez hazırlayarak (Ponction Sternale. Thèse 1936-1937) Prof. Frank’ın yanında dahiliye doçenti oldu.

Arif İsmet Çetingil (2)

1937’de “Kan Hastalıkları Hematoloji” adlı kan hastalıkları ders kitabını yayımladı (2). Yazarın da önsözünde belirttiği gibi, Türkçe yazılmış ilk kanbilim kitabıdır. Birinci sayfasındaki ithaf onun Atatürk’ün eseri Cumhuriyete olan sonsuz minnettarlığını belirtir: “Bu kitap, Cumhuriyetin kurduğu İstanbul Üniversitesine borçlu olduğum şükranlarımın mukabelesi olarak ithaf edilmiştir.” Prof. Frank da kitaba yazarı öven Almanca bir önsöz yazmıştır. Önsözün başında Goethe’nin Faust’undan bir alıntı vardır: Blut ist ein ganz besonderer Saft (Kan çok özel bir özsudur).

Arif-İsmet Çetingil

1941 yılında profesör ünvanını aldı. 1957’de Prof. Frank’ın ölümünden sonra kürsü başkanlığına getirilerek Ordinaryüs Profesörlüğe yükseltildi. Kliniğinin adı birkaç kez, politik ya da yasal nedenlerle değiştirilmiş olsa da (anılarım arasında ülkemizin bu onulmaz hastalığına yer vereceğim), bu görevi, yaş haddi nedeniyle emekliliğine kadar aralıksız sürdürdü (1973).

1955–1957 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı olarak da hizmet veren Hocamız 11 Temmuz 1985 tarihinde vefat etti.

Arif İsmet Hoca yabancı dil öğrenme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipti. Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça, Arapça ve Farsça biliyordu. Vokabüleri son derece zengindi. Her yabancı sözcüğün kökenini, nereden geldiğini, nasıl türediğini öğrenmeye meraklıydı. Almanca dergilerdeki zor bulmacaları kolaylıkla çözebiliyordu. Erkenden öğrendiği Fransızcasına, genç yaşlarda Almancayı ve Sivas’da görev yaparken hayranı olduğu İngilizceyi de eklemişti (3).

Çok nazik ve dürüst bir insandı. Bir hastayı muayenehane defterine kaydetmeyi unuttuğu için, İstanbul Defterdarlığına bizzat giderek bilgi vermesi ne denli dürüst olduğunun en iyi örneğidir. (Günümüzdeki genç meslektaşlarımın bu satırları okumuş olmalarını bilseniz ne denli isterim). Kendine özgü bir diğer davranışı muayenehanesinde asker kökenli hastalardan kesinlikle ücret almaması idi (3).

Prof. Muzaffer Aksoy hocasının belirgin niteliklerini şu şekilde özetlemiştir: “Sınırsız öğrenme çabası, çok dil bilme, bir İngiliz kadar soğukkanlı ve centilmen, bilgide sürekli olarak yeniyi arama, “korkunç” denecek güçte bir bellek, yanındakilere sınırsız bir çalışma özgürlüğü verme ve onları daha iyiye gitmek için teşvik etme, aşırı derecede namuslu ve dürüst bir karakter(4).

Teşekkür: Yukardaki bilgilerin büyük bölümünü damadı, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği Endokrinoloji ve Nükleer Tıp Bilim Dalları emekli öğretim üyesi Hocamız Prof. Dr. Ali Görpe sağlamıştır (3). Değerli katkıları için sonsuz teşekkür borçluyuz.

Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil, kliniğindeki çalışma arkadaşları ile birlikte uluslararası hematoloji alanında bazı önemli yayınlara imza atmıştır. Birkaç örnek vermek isteriz:

  • Çetingil Aİ, Ulutin ON, Karaca M. A platelet defect in a case of scurvy. Brit J Hematol 1958; 4; 350-4. Klasik olarak, skorbütteki (C vitamini eksikliği) purpura kılcal  damar duvarı bozukluğuna bağlanır. Yazarlar ilk kez bu hastalıkta damar bozukluğuna ek olarak trombosit işlevlerinin de bozulduğunu göstermişlerdir. Bu özgün bulgu daha sonra yayımlanan yabancı çalışmalarla doğrulanmıştır.
  • Çetingil Aİ, Özen, MA. Toxic porphyria. Blood 1960; 16: 1002-1011. Türkiye’de 1956-1961 yılları arasında, Güneydoğu Anadolu’da mantar öldürücü (fungisid) heksaklorobenze) eklenerek saklanmış tohumluk buğdayların yenmesi sonucu, 4.000’e yakın olguda “edinsel, toksik porphyria cutanea tarda” tipinde bir kronik hepatik porfiri salgını görülmüştü. Hastaların çoğu çocuktu. Basınımızda “kara yara” adıyla yer alan hastalık tıp literatüründe bir çok yayına konu olmuştur (Çam C, Nogogosyan G. JAMA 1963; 183: 88-91. Ayrıca bkz. Wintrobe’s Clinical Hematology, 10th Edit.1999, Vol. 1, p 1080).
  • Çetingil Aİ, Özen MA, Sandalcı ÖM. Mesothelioma associated with cryoglobulinemia. Report of a case. Am J Med 1961; 31: 640-6. Çok iyi incelenmiş, ilginç bir kriyoglobulinemi olgusu.
  • Çetingil Aİ, Aksoy,M. Hereditary elliptocytosis. Study of a Turkish family. Blut 1962; 8: 86-91.
  • Erdem S, Aksoy M, Çetingil Aİ. Distribution of haptoglobin types in Turkish people. Nature 1966: 16; 210, 315-6.

Kaynaklar:

  1. Çetingil, A İ. Autobiographie ve bazı anılar. İstanbul Tıp Fakültesinin emekli olan değerli hocaları (1972-1973). s 61-65, Sermet Matbaası, İstanbul 1973.
  2. Çetingil A İ. Kan Hastalıkları. Hematoloji. İstanbul Üniversitesi Yayınları No 56, Ekspres Basımevi, İstanbul 1937.
  3. Prof Dr. Ali Görpe. Özel görüşme (7 Aralık 2006).
  4. Aksoy M. Hocam Ord Prof Dr Arif İsmet Çetingil. İstanbul Tıp Fakültesinin emekli olan değerli hocaları (1972-1973). S. 58-60. Sermet Matbaası, İstanbul 1973.

*Ordinaryüs Profesör: Türk Üniversitelerinde, en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek, bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilen san. (Türkçe Sözlük). 27 Mayıs Devriminden sonra (1961)  çıkarılan yeni Üniversiteler Yasası ile bu ünvan kaldırılmış, ancak daha önce kazanmış olanların hakları saklı kalmıştır.

Anı ve İzlenimlerim (Kişisel Türk Hematoloji Tarihi)

Öğrencilik yıllarımda (1953-1959) İstanbul Tıp Fakültesinde, Haseki’de bulunan, iç hastalıkları dersi ve stajı vermeyen Tedavi Kliniği’ni saymazsak, üç İç Hastalıkları Kliniği vardı. 1. Dahiliye Cerrahpaşa’da, II. Dahiliye Aşağı Gureba’da* (Vakıf Gureba Hastanesi, ya da daha doğrusu, Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi)**, III. Dahiliye Kliniği de Yukarı Gureba’da (bugünkü Çapa) idi. Her yarıyıl öğrenciler, iç hastalıkları dersleri için, kontenjanlar dolmamış ise, bu kliniklerden birini seçebiliyordu.

Klinik derslerimizin başladığı 1957 yaz yarıyılında Prof. Frank öldü. Bu nedenle sınıfımız o çok övülen, bırakın öğrencileri, yetişkin hekimlerin, hatta öğretim üyelerinin bile derslerini dinlemeye koştuğu Aşağı Gureba’daki II. Dahiliye Kliniği’nin Frank derslerinden yoksun kaldı.

Öğrenciliğimin son iki yılı boyunca (1957-59) hep III. Dahiliye’den ders ve ardından iç hastalıkları stajı aldığımdan Prof. Çetingil’in II. Dahiliyedeki derslerini izleme fırsatım çok az oldu. Çok iyi ders anlatıyor muydu? Bilemem. Kuramsal bilgi dağarcığı çok geniş bir hoca olduğunu, nadir hastalık ve sendromlara meraklı olduğunu duyardık. “Ayaklı kütüphane” denirdi böyle kişilere.

Derslerde öğrenciler için kara tahtaya sık sık ünlü sözler, aforizmalar yazdığını çok sonraları öğrendim. Goethe’nin ünlü  “Was man weist man sieht. (İnsan neyi görürse onu bilir)” cümlesi. Ya da Rudyard Kipling’in şiiri: “I have six honest working men/ They serve me till I die / Their names are who and what and when / And how and where and why.” Böylece Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sının kökeni de açıklığa kavuşmuş oluyor.

O yıllarda klinik derslerine genellikle bir ya da daha çok sayıda hasta çıkartılırdı. Kimi hocalar, hastanın belirti ve bulguları üzerinden önce ayırıcı tanıya, ardından tanıya gider; geriye kalan sürede de hastalık hakkında kısa kuramsal bilgiler verirdi. Kimileri de – bunlar çoğunluktaydı – hastalar şikâyetleri ve bulguları ile karşımızda dururken, hastaya yaklaşımı değil, etiyolojiden başlayarak tedavi ve prognoz ile sonlanacak şekilde kitap bilgisi verirdi.

Ben birinci biçimde anlatılan klinik derslerini severdim. Bu tür derslerde gösterilen hastaların çoğunun belleğimden hiç çıkmadıklarını eklemeliyim. Bakınız! Ünlü İngiliz hekimi Sir William Osler (1849-1919) tıp öğrencilerine nasıl sesleniyordu: “Dersliklerde değil, hasta koğuşlarında yaşayınız! Geceleri okuyarak öğrenebileceklerinizi gündüz saatlerinde dinleyerek zamanınızı tüketmeyiniz!”

Yök yasasından sonra klinik derslerine hasta çıkarma da iyice tavsadı. Çünkü ders programları önceden hazırlanıyor; sizin hangi ay, hangi gün hangi konuyu anlatacağınız saptanıyordu. O gün konunuz ile ilgili bir hasta bulmanız ayrı bir sorundu. (Hoş, İngiltere’de sınavlar için ambülanslarla evlerden hasta taşındığına tanık olmuştum). Öte yandan öğrenciler de değişti. Amfiye hasta getirerek geçmişteki gibi ders anlatırsanız, harıl harıl not tutamayacakları için sizi yadırgıyorlardı. Slayd göstermek için ışıkları biraz kararttığınızda, “not tutamıyoruz” diye bağrışıyorlardı üniversiteden erken ayrılmadan (1999) önceki son yıllarımda. Belki de onları bu şekilde davranmaya alıştıran, ders anlatmayı, önlerindeki notlarını dikte etmekle bir tutan “vasat ve sığ” öğretim üyesi sayısının giderek artması oldu.

Arif İsmet Hoca’ya dönecek olursak o hem iç hastalıkları uzmanlık, hem de iç hastalıkları doçentlik sınavımda jüri başkanıydı. Uzmanlık sınavını 1964 Aralık ayının sonlarında verdim. Fransa’dan yeni dönmüştüm. Orada yaptığım bir çalışmayı uzmanlık tezi olarak hazırlamıştım. O sırada politik nedenlerle (147 lerin geri dönüşü, onlar yokken yerlerine geçenlerin başkanlıktan uzaklaştırılabilmesi için iki kliniğin birleştirilerek yeniden başkan seçimi yapılması) II. ve III. Dahiliye Klinikleri birleştirilmişti (Direktör Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil). Bu nedenle sınava Aşağı Gureba Hastanesinde girdim. İç hastalıkları sınavı olmasına karşın, nedense diğer iki jüri üyesi de kanbilimci idi (Muzaffer Aksoy ve Orhan Ulutin). Belki tezimin hematoloji konusunda olması rol oynamıştı bu seçimde.

II. Dahiliye’deki sınavların kendine özgü bir ritueli (ayini) vardı! Arif İsmet Hoca için sınava bir şişe viski götürmek usuldendi. Bunu bana benden kısa bir süre sonra sınava girecek olan o klinikten Dr. Cavit Çakırgöz söylemişti. Ayrıca Hoca puro içmeyi seviyordu. Hâlâ devam ettiğini sandığım pasta, kurabiye, börek çay faslı (şimdilerde dev şişelerde meyve suyu ve CocaCola da eklendi) sınavdan önce yapılması gereken bir diğer hazırlıktı.

II. Dahiliyedeki arkadaşlar “Hodgkin hastalığını iyi çalış! Hoca yeni anlattı dersinde!” şeklinde tüyo verdiler. Bir de toksoplazmoz lenf düğümlerinde histolojik olarak görülen özel isimli bir hücreden söz ettiler (adını unuttum). “Muhakkak sorar” dediler. Gerçekten sözlü sınav vak’am Hodgkin hastalığı idi.(O zaman olgu yerine vak’a derdik. Fakat ikinci a’yı asla uzatmazdık!). Tabii Hoca bana toksoplazmoz adenopatisini sordu. Hiç unutamadığım bir başka sorusu da şu oldu. Bazı Hodgkin hastaları kaşınır ya…”Pruritus ile prurigo arasındaki fark nedir?” Dile meraklı olmayan için zor bir soru. Ama biliyordum.

Yanılmıyorsam, 1962 yılında, o zamanlar hematolojinin İncil’i sayılan “Clinical Hematology” adlı kitabı ile ünlü Dr. Maxwell M. Wintrobe İstanbul’a gelmiş, II. Dahiliye’nin Prof. Frank Dershanesinde (Ne yazık ki, üniversite aşağı Gureba’yı bıraktıktan sonra harabe haline geldi) bir konferans vermişti. Arif İsmet Hoca, elinde taşıdığı Wintrobe’un kitabını havaya kaldırmış, davudi sesiyle,“İşte başucu kitabımızın yazarı karşınızda” diyerek ünlü konuğu bizlere tanıtmıştı.

Bir anımdan daha söz etmek istiyorum. Yıl 1970. Şeref Bey (Hocam Prof. Dr.Şeref İnceman) ile birlikte Eczacıbaşı Araştırma Ödülü’ne başvurmuştuk. 1969’da Journal of Laboratory and Clinical Medicine’de yayımlanan bir çalışmamızla (A simple test for the evaluation of platelet coagulant activity). Jüri üyeleri arasında Çetingil Hoca da bulunuyordu. Çalışmamız hakkında bilgi almak için beni odasına çağırtmıştı. Yanımda yurt dışından gelen yüzlerce ayrı baskı istek kartlarını götürmüştüm. (O yıllarda bir makalenin konusuyla ilgilenenler posta kartları göndererek yazarlardan ayrı baskı isterlerdi. Yazarın ayrı baskıları sağlayabilmesi için dergiye hatırı sayılır bir ödemede bulunması gerekirdi. Ayrı baskı sayısına göre fiyat değişirdi. Varsıl hastalarımız bu konuda yardımcımız olurdu. Çok sayıda istek kartı Hocanın hoşuna gitmiş; bir bölümünü, teker teker, yazıldıkları dilde yüksek sesle okumuştu.

Tanıdığım kadarıyla, Hoca bende son derece çelebi bir insan izlenimi bırakmıştır. Eminim, şimdi cennette yeni yabancı diller öğrenmekle meşguldür. Nur içinde yatsın!

*Gureba. Arapça: Garipler, kimsesizler.

**Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi: 1845 yılında II. Mahmud’un kadın efendilerinden, Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır.  Vakfiyesinin ilk şartı yoksul ve kimsesiz Müslümanların ücretsiz tedavi edilmesiydi.” (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 1994; Cilt 3, s. 430). Vakıflar Müdürlüğüne bağlı bu tarihi hastanenin onarımı yıllarca sürdü. Ardından SGK’a verildi.  2010’dan beri Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi. Frank dershanesi ne durumda? Çok merak ediyorum.

Dr Yücel Tangün

 

Bu yazı Türk Kanbilim Tarihi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.